ağdaş Fransız FelsefesiZaman zaman Foucault, Lacan Lyotard, Derrida, Deleuze, Nancy gibi düşünürlerin sanki onların düşüncelerinden alınan öğelerle ve tavırlarla klasik felsefeye, sosyal bilimlere sanata politikaya ya da genel olarak modernliğe karşı eleştirel bir konumu ya da konumları içeren yeni bır paradigma tutarlı bir biçimde oluşturulabilirmiş gibi okunduklarına şahit oluyoruz.

Fransız felsefesi

ağdaş Fransız Felsefesi

Zaman zaman Foucault, Lacan Lyotard, Derrida, Deleuze, Nancy gibi düşünürlerin sanki onların düşüncelerinden alınan öğelerle ve tavırlarla klasik felsefeye, sosyal bilimlere sanata politikaya ya da genel olarak modernliğe karşı eleştirel bir konumu ya da konumları içeren yeni bır paradigma tutarlı bir biçimde oluşturulabilirmiş gibi okunduklarına şahit oluyoruz. Bu paradigma’ya “post-modernizm” adı veriliyor. Post-modernizmi sunan bir söylem var, ama acaba gerçekten post-modernizm diye bir şey var mıdır? Bu terim, tarihsel bır niteleme midir, toplum ve politika kuramına ve hatta bilim kuramlarına uygulanması mümkün olan bir tür kuramsal konum mudur; yoksa yeni bir sanat ontolojisine bağlı belli bir estetik pratik midir? Terimi kat eden Lyotard bir yana koyulursa, “post-modernizm” yukarda adlarını andığımız düşünürlerin şahsen taşımayı tercih edip üstlendikleri bir ad değildir. Bu ad, fenomenolojinin özne ve tecrübe anlayışının eleştirisini yapanları bir biçimde kapsıyor gibi görünüyor: Bu cepheye Foucault’yu, Lacan’ı ve Derrida’yı, yani yapısalcı düşünürleri ve yapısalcılığın belli bir eleştirisini koyabiliriz. Buna karşın, Foucault ile Derrida kolayca yan yana getirilebilecek düşünürler değillerdir. Derrida’nın düşüncesinin kaynakları fenomenolojidedir, halbuki Foucault, Fransız bilim felsefesi epistemoloji geleneğinden gelir. İki düşünürün tarih anlayışlarına bakmak aradaki farkı ortaya çıkaracaktır Derrida’nın düşüncesinde yapısalcılık eleştirisi çerçevesinde okunabilecek öğeler ve tavırlar vardır, buna karşın Lacan yapısalcılık sonrası akımlarla kendi düşüncesi arasına açıkça mesafe koyar. Ayrıca, bu üç düşünür “özne” kavramından vazgeçmiş de değillerdir, Foucault “öznenin hermeneutiğinden” söz eder. Derrida özneyi “bilincin kendine mevcudiyeti” formülünden uzak bir yaklaşımla düşünmenin yolunu arar; Lacan “özne” terimini kullanmayı hiç terk etmez.”Post-modernizm”, farklılıkları ve başkalığı göz ardı eden toplumsal, felsefi betimlemelerin bütünlüğünü ve iç tutarlığını sorgulayanlara yorumcuların yakıştırdığı bir ad gibi görünmektedir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, burada da farklılıkları göz ardı eden toparlayıcı söylem, bir üst-söylem kurulmuş olduğudur. Foucault, Derrida, Levinas, Deleuze gerçekten de farkın düşünürleri olarak okunabilirler. Ama bu düşünürlerin düşüncelerine ait meseleler indirgenmemeli, bunların birbirlerinden farklılıkları eritilmemelidir. Foucault Deliliğin Tarihi’nde bir sessizliğin arkeolojisini yapma yoluyla, tarihin farklı olanın dışlanması, susturulması, kapatılması hareketiyle inşa edilmiş olduğunu öne sürer. Levinas Batı felsefesi tarihinin başkalığı indirgediğini vurgularken Başkanın alasının başkası, başka insan olduğunu vurgular. Başkası’nı sınıf ırk, cinsiyet etnik köken, kültür gibi bugün bizim kimliği düşünürken başvurduğumuz kurucu öğelerden soyutlayarak karşılaştığım yüz’ ün indirgenemez tecrübesi” yoluyla düşünür. 1960’ların Derrida’ sı için ne Foucault’nun düşüncesındeki başkalık ne de Levinas’ın düşüncesindeki radikal başkalık Batı felsefesini dönüştürmenin metafiziği aşmanın esas kaynaklarını oluşturamazlar, zira bunlar, söylenmek, belirmek için ona muhtaçtırlar. Derrida’ya göre, yapılması gereken şey Foucault’nun ve Levinas’ın yaptığı gibi dışarı çıkmaya çalışmak değil, Eski Yunan logos’unun kaynağındaki yarılmaya dönmektir. Bu yarılmayı gören ontolojik farkın düşünürü Heidegger’dir Dekonstrüksiyon Heidegger’in varlık tarihi anlayışına ve metafiziğin kapanışı saptamasına dayalı, içteki başkalığın kaynaklarını kullanan bir çifte okumadır. Buna karşın, örneğin Deleuze, Derrida’ nın ve Nancy’nin Heidegger’ciliğine Levinas’ın aşkınlık felsefesine karşı mesafe alır. O da Michel Henry gibi bir içkinlik düşünürüdür, ancak içkinliği fenomenolojiden yola çıkarak düşünmez. Peki o zaman bu farklılık düşüncelerinde ortak hiçbir şey yok mudur.Var bunların hemen hemen hepsi diyalektiğin eleştirisidir. Vincent Descombes, “Modern Fransız Felsefesi” adlı kitabında, 1960’lardan önce varoluşçu bir kabilenin idaresi altındaki felsefede bir düşünüre yapılabilecek en ağır eleştirinin onun düşüncesinin yeterince diyalektik olmadığının söylenmesine karşılık, 1960’lardan sonra Aufhebung hareketiyle farklılıkları ve başkalığı Aynı olanda toparlayan ve birleştiren diyalektiğin bu sefer kötü bir ün kazandığını vurgular. Belki de bu diyalektiğe karşı dönüş içinde ihmal edilen, Sartre ve Merleau-Ponty’nin 1950’lerin sonundan itibaren diyalektiği yeni bir biçimde düşünme girişimleridir. (…) l930’larda fenomenolojinin Fransa’ya girmesiyle başlayan süreçte başkasıyla ilişki merkezi temalardan birini oluşturur. Özellikle Levinas’ın düşüncesinde bu tema çok belirleyicidir, ama Sartre’ın ve Merleau-Ponty’nin düşüncesinde de bu tema oldukça önemli bir yer tutar. Diyalektiğin eleştirisinin arkasında Nietzsche’mn Freud’un ve Heidegger’in yeniden okunması vardır kuşkusuz. Buna karşın, diyalektik eleştirisi Hegel in belli bir biçimde, belki de fazlaca basit bir okunmasına dayanıyor olabilir ve bugün bu okumanın da sorgulanmakta olduğunu belirtmeliyiz. Çağdaş Fransız Felsefesi içinde belirgin bir biçimde ortaya çıkmış olan bir yenilik belki de genelleştirilerek şöyle ortaya koyulabilir Platon’dan beri felsefenin en önemli sorunu hep birlik ve bütünlük sorunları olmuştur. Birlik temelinden yola çıkıldığında çoğulluk anlamlandırılabilir, anlaşılabilir olsa da, çoğulluk, farklılık, başkalık temelinden yola çıkıldığında birliği tesis etmek zor ve hatta olanaksız görünür. Çağdaş düşüncenin olayı, birlikten ve bütünlükten yola çıkmanın başkalığı bu çerçevede ele almanın reddidir. Kaynakta bır çakışmazlık örtüşmezlik fark ayrılık muğlaklık olduğu tespiti, Heidegğer’den Merleau-Ponty’e, Derrida’dan Levinas’a kabul görür. Tabii, bunu bu düşünürlerin çok farklı bağlamlarda ifade ettiklerini burada teslim etmek gerekir. Felsefe açısından değerlendirilecek olursa, post-modernizmi sunan söylem, felsefeyi kötü yapmanın bir örneğini teşkil eder. Bir araya getirilen öğeler genel olarak şunlardır: “Her şey yorumdur, hatta yorumudur; olgular yoktur” (kaynağı Nietzsche); “Dil bir farklılıklar sistemidir” (Saussure); “Gösterenlerin serbest salınımını, dolaşımını, oyununu durduracak bir aşkın gösterilen yoktur” (Derrida); “Özne, anlamın kaynağı değildir; gösterilene tabi olmak suretiyle arzular” (Lacan); “Özne ölmüştür” (Foucault); “Büyük meta-anlatıların sonu gelmiştir” (Lyotard) vs. Bu cümlelerin bağlamlarından soyutlanıp bir araya getirilmeleriyle oluşan söylem “nihilist” olmakla eleştirilmiştir. Burada “nihilizm” sözcüğü, geleneksel felsefenin ve onun araştırmalarının bağlandığı değerlerin yıkılmasını ima eder. Buna karşın, nihilist olmakla suçlanan söylem gerçekten bir felsefe midir? Yaptığı iş, farklı felsefelerin öğelerini, problemlerini bağlamlarından kopararak bir çorba haline getirmek ve bu popüler çorbayı kitlelerin tüketim nesnesi olarak dolaşıma sokmaktır. Kuşkusuz bu durum bir kafa karışıklığına yolaçar: Post-modernizmi çağımızın tecrübesini açıklayan bir düşünce olarak sunma amacıyla yapılan bu şüpheli toparlama, felsefeye ilgi duyan kişiler için bir cazibe merkezi oluştursa da, felsefeye doğru bir çekime yolaçsa da, onun felsefeye yararından çok zararı dokunmaktadır. “Postmodernizm” başlığı altın da bir araya getirilen bu düşünürlerin eleştirisi de maalesef bu toparlayıcı sunum üstünden hareket ettikleri için neyi eleştirdiklerini bilmeden, tarihsel bakış açısından yoksun bir biçimde yapılmaktadır “Her şeyin metin’, ‘her şeyin söylem” olduğu saptaması belli bir gösterge fenomenolojisi bağlamında Derrida tarafından yapılmıştır. Ona göre konuşma da bir tür yazıdır düşünme de dilden bağımsız değildir; tecrübe edilen de düşünülenden bağımsız olarak anlamlı değildir. Ama bakıldığında Kant için de çıplak olgular yoktur, olgunun algılanması da kavramların biçimlendirmesini gerektirir Varolan yalnızca söylem ya da yazı vs. değildir, çünkü zaten söylem her şeyin ondan kaynaklanarak oluştuğu tek madde ya da ilke, kaynak gibi bir şey değildir. Derrida dilin dışında bir gerçeklik olduğunu reddetmez. Ona göre, bize tecrübemiz içinde verilen toplumsal gerçeklik de “différance” yapısı içinde bulunur. Derrida bir politik différance’tan da söz eder. Her şey metin”dir ya da her şey söylemdir’ ifadesi dilin gönderimsel olduğunun reddi de değildir. Gönderme yapmanın koşulu, anlamın bir farklılıklar oyunu içinde üremesidir. Dışardaki bir gösterilenin gösterenlerin oyununu durduramayacağı saptaması bu bağlama aittir. Özel bir ad o adı taşıyana has olanı dile taşımaz, dilin tekrarlanabilirliğe sınıflandırmaya dayalı yapısı içinde has olan kaybolur. Post modernizme getirilen eleştirilerin başlıcalarından birisi de rölativizm suçlamasıdır. Bu suçlama özellikle postmodernizmi sunan toparlayıcı söylemi bilim felsefesi mecrasına getirisi olan bir söylem gibi ele alan kanattan gelir. Yine burada, bağlamları ve problematikleri karıştırma hatası yapılıyor. Foucault bir bilim tarihçisi gibi okunabilir, buna karşın örneğin Derrida’nın ya da Deleuze’ün bu alanda bir şey söylemediğini görmek lazımdır. Her şey uyar” (anything goes) doğru ile yanlış birdir gibi bir tavrı ne Levinas, ne Derrida ne Merleau-Ponty, ne Foucault sergiler. Rolativizm suçlamasına karşı, Fransız fenomenolojisinin arkasındaki başlıca figürlerden birisi olan Heidegger’in hakikat tartışmasını ciddiye almak gerekir. Bu tartışma teorik tavırdaki bilincin gözönüne alıp betimlediği nesne hakkındaki önermesinin tecrübeye uygunluğu anlamındaki doğruluğu yadsımaz, ama bunun hakikatin ilksel varlığı, ilk anlamı olduğuna karşı çıkar. Ayrıca rolativizm tam olarak nedir onu da tanımlamak gerek. Heidegger doğruyu bilme ile ilişkili olarak, ancak Dasein varsa, bir örtüsünü açan varsa bir örtüsü açılan olabilir diyor. Bu rölativizm değildir, yönelimselliğin bir gereğidir. Merleau Ponty de rölativist değildir, o da özne nesne ikiliğiyle çalışan bilimi yaşam dünyasına algının dünyasına geri dönerek temellendirmeyi hedefler. Önce ‘post-modernizm” adı altından bir dizi konumu bir araya getiren sonra da toptan reddetmeye çalışan söylemden şüphelenmek gerekir. Judith Butler’in vurguladığı gibi, Lyotard’ı paradigmatık olarak ele almak farklı kuramları bir gösterge altında bir araya getirmek, onları sömürgeleştirmek ve evcilleştirmek, sentetik bir biçimde, ustalıkla aynı başlık altında toplamak, özgüllüklerini tanımayı reddet mek, onları okumamak, dikkatlice okumamak”tır. Postmodernizme karşı yapılan eleştirilerde, Butler’ın da vurguladığı gibi, bir “kavram sal efendilik” havası, önce bir hile yapıp sonra kendisini tebrik eden bir tür iktidar var. Onunla mücadele etmenin yolu, bağlamların özgüllüğüne, farklılığa geri dönmektir. Ancak böyle bir yaklaşım, çağdaş Fransız düşüncesinin devrimciliğini doğru yargılayabilir.

Kaynak

Zeynep Direk – Temmuz 2004 Çağdaş Fransız Düşüncesi-Epos Yayınları-2004

Yanıtlar